21 Aralık 2013 Cumartesi

Diyelim Ki İnandık...

Günlerdir yapılan, servis edilen haber çoğunluğunun ardından şükür ki muhattap bakanlardan biri genel kurula katıldı. Protesto edilmesinin ardından cevap verme gereği duydu. Egemen Bağış'tan bahsediyorum. Şu ana kadar güleç gördüğümüz hatta mizahi birçok yaftalamaya konu alan sayın bakan bugün ekran tarihinde en sert görüntüsünü sergiledi. "Allah kimseyi böyle bir komployla muhatap olmak zorunda bırakmasın, alnımız ak, başımız dik!" dedi. Egemen Bağış bu yakarışında oldukça samimiydi, inandırıcıydı. Çaresiz gözüktü gözüme. Tipik CHP zihniyetiyle bakacak olursak kendisi "çok iyi bir oyuncu!" Ama kendisine inanacak olursak şöyle bir sorum olacak: Yıllardır cemaatle yatıp cemaatler kalktınız, bizim cemaate inanıp, güvenmemizi istediniz. Şimdi de kalkıp onlara inanmamamız, güvenmememiz gerektiğini söylüyorsunuz. Bu konumda siz haklı olsanız dahi aşırı derecede bir güven sarsıntısı olması haklı sebeplere dayanmıyor mu?

Kapasitemin çok çok üzerinde olan bir şeyi deniyorum bu günlerde. Olaylara AK Parti tarafından bakmaya çalışıyorum. İktidar sempatizanı olan arkadaşlarımın yazdıklarını okuyorum, paylaştıklarını anlamaya çalışıyorum. Yargılamanın usülünce olmasını dileyip aklanmasını bekleyen insanları anlayabilirim fakat hiçbir şey söylemeden direk savunmaya geçenleri anlamıyorum, anlayamıyorum! İnsan önce sorgulamalı: bu paralar rüşvet değilse nereden geldi? Bir bakan oğlunun nasıl oluyor da bu kadar çok parası oluyor? Niye ayakkabı kutusunda saklanıyor? Evdeki para sayma makinesi de neyin nesi? Bu insanlar daha önce neden aynı karede görüntüleniyor, aralarında ne tür bir ilişki var?

Yine AKP sempatizanı olarak bakarsak ve bakanları anlamaya çalışırsak şu soruları akla getirmeliyiz: Madem soruşturmada adı geçen şahısların aklanmasını geçiriyoruz gönülden,o vakit niye oğlu soruşturma çerçevesinde gözaltında bulunan bakan, anında emniyet içerisinde elliden fazla müdürü görevden aldı? Soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi amaçlanmıyor mu? Niçin Ergenekon Davası açıldığında kahraman olarak inanmamızı istediğiniz Savcı Öz'e şimdi vatan haini dememizi istiyorsunuz? Peki ya kolluk kuvveti yönetmeliğini -ki bu yönetmelik amire haber vermeden operasyon yapamama şeklinde- niye alel tecel değiştirdiniz?

Akşam saatlerinde Bakan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar serbest bırakılmış. Tekbirler eşliğinde arabasına bindirildi, tabi tekbir şart... Çıkarken birkaç cümle söyledi: "Adalet güvenim tam!" Oradan muhabirin biri atladı: "Adaletin yerine getirildiğine inanıyor musunuz?" Bayraktar: "Daha değil, daha bizi temizlemeleri lazım!" Kendisi bile bu konuda suçsuz olduğuna inanmıyor. "Bizi temizlemediler!" diyor. Tam bir bakan oğlu olmanın verdiği şımarıklık, rahatlık var kendisinin üzerinde. Nasılsa "babam var!" ukalalığı... "Ben temizim zaten, adalet yerini bulacaktır, bundan şüphemiz yoktur!" demesi gerekirken veya benzer cümleler sarf etmesi beklenirken "Bizi temizlemeleri lazım!" diyor. Ben yaparım, kimseye hesap vermem. Bok da atsanız, o boku kendim de yesem üstüme yapışmaz demeye getiriyor.

Olaya Erdoğan'ın gözünden bakacak olursak: Yahu bir lidere hiçbir kurmayı çıkıp demez mi "Yav aga sen ne diyon? Tükürdüğünü kaçıncıya yaladın be muhterem!" diye... Ağzına sürekli aynı kelimeleri dolaması, dış mihrakları kendine sürekli dert edinmesi bile AKP sempatizanı olan birinin kendisini sorgulamasına yeterli. Tabi önce düşünmek için beyni kullanmak gerek!

20 Aralık 2013 Cuma

Yolsuzluk Katliamı

17.12.2013'ten bu yana izliyor halkım...
Bırakın birbirlerini yesinler diyen oldu,
Müslüman'ı Müslüman'a kırdıracaklar, gelin arayı bulalım diyen oldu,
Yapmayın, yazıktır diyen oldu,
Dershaneme dokunmayacaktın diyen oldu,
Seks kasetlerini büyük bir iştahla bekleyen oldu,

*              *              *              *              *              *              *

Caps paylaşan, orantısız zeka kullanan oldu,
Video paylaşıp, iktidar milletvekillerine servis eden oldu,
"Komplo bu komplo" diyen oldu,
Vaiz Lobisi diyen oldu,
Elini kolunu kıpırdatmadan, ekran başında kıs kıs gülerek izleyen oldu,
Hükümeti yıpratma çabaları diyen oldu,
Ayakkabı kutusu mizahını insanı istifra ettirecek düzeyde yapan oldu,
(Ama benim memleketlim boş durmadı, tepkisini banka önüne kutularını bırakarak koydu)
Acınası itiraflarda bulunanlar oldu,
Gezicilere laf eden oldu,
Savcı Öz'ü Ergenekon'da vatan haini ilan edip, yolsuzlukta kahraman ilan eden oldu,
Birkaç ay öncesinde söylediklerini yutanlar oldu,
Bizi bölemeyecekler diyen oldu,
"Babamın oğlu olsa acımam!" deyip, sonra o sözü yalayanlar oldu.

*              *              *              *              *              *              *

Soruşturmanın selameti açısından bakmayıp, "giderayak" emniyet içerisinde görevden alma operasyonu yürüten oldu,
"Benim oğlanın alındığını nerde okudun?" diye yüreği ağzında medyayı takip edenler oldu,
Bakan'a haber vermeden nasıl böyle bir operasyon yapılır diyenler oldu,
Aylık aldığı asgari maaşı yeterli görüp hayatında birarada göremeyeceği parayla yolsuzluk yapanı körü körüne savunanlar oldu,
"Müslümancılık" oynayan oldu,
"Milyonları evde tutuyoruz derken aslında haklılarmış!" edebiyatı yapanlar oldu,
Mağdur edebiyatını yerinde bulanlar oldu,
Yine ucu bize dokunacak, zamlar kapıda diyenler oldu,
Ekonomik kriz çıkacak diye paniğe kapılanlar, soruşturmaya göz yumanlar oldu,

*              *              *              *              *              *              *

Velhasıl kelam..
Yaz oldu,
Kış oldu,
Gezide hayatını kaybedenlerin sevenlerinin yüreği hala sızlar oldu,
Ama zat-ı muhteremlerden "BİZ YAPMADIK!" diyen olmadı...

8 Kasım 2013 Cuma

Mahalle Bekçisi




                                                                              MAHALLE BEKÇİSİ



Son zamanlarda yaşadığımız gündem değiştirme çabaları ile yine "1 Başbakan 2 Erdoğan" nüktesine maruz kaldık. Bunun ne anlama geldiğini ileri ki cümlelerde açıklayacağım ancak öncelikle şunu söylemeliyim ki Erdoğan bunu alışkanlık haline getirdi. Tabi siyaseti olgunluk potasında eritmiş insanlar için başbakan bu söylemleriyle eğlence kaynağı olmaya devam ediyor.

Siyasetle pek alakası olmayan insanlar veya siyaseti yeni yeni kendine merak edinen lise çağındaki gençler, başbakanın sadece gündem yaratmak amacıyla mı o koltukta oturduğunu kendilerine soruyor olabilirler. Pek de haksız sayılmazlar. Zira memleketim insanı çok çabuk unutsa(!) da, gündem yaratmak uğruna ne masumların ifadelerine başvuruldu, ne futbol taraftar kitleleri alevlendirildi, 3-5 ağaç uğruna(!) milyonlar karşıya alındı. En son meclisteki türban tartışmaları ve en nihayetinde nur topu gibi asırlık Marmaray projesi...

Türban meselesine bakıldı ki hiç tahmin edilmeyen tepkiler verildi. Meclise türbanla gelenler "özgürlükçü" olarak nitelendirildi. Engeli olduğu halde pantolonla gelmesine yasak getirilip kalpler kırılsa da mecliste türban hareketine saygı duyuldu. Beklenmiyordu!

Marmaray projesi ne kadar sağlıksız bulunsa da, TMMOB gerekli uyarıları yapsa da onlar bizden değil, ne anlarlar denildi. Sanki koca tüp geçit besmeleyle duracak! Yine de kendini Avrupa'ya yakın gören toplum insanları tarafından sahiplenildi. Siyasi bir mesele değil de milli bir değer olarak görülmeli dedi kahvehanelerde "gaste siyaseti" yapan büyüklerimiz. Baktılar bu da çabuk söndü. Başbakan son bombayı patlattı baklayı ağızdan tam çıkarmadan: "Kızlı-erkekli aynı evde kalıyorlar. Bu bizim muhafazakar demokrat yapımıza ters!" Muhafazakar olduğunu biliyorduk da demokrat olduğunu yeni yeni duyuyoruz zat-ı muhteremlerden. Başbakan sözlerini günlere yaymadan siyasi baş danışmanı ve yardımcısı 11 yıldır olduğu gibi "Aslında başbakan şöyle demek istedi..." gibi lala edebiyatı yaptılar. Her zaman yapmıyorlar ama bunu. Gezi olaylarında ve Suriye açıklamalarında bu tarz yumuşatmalara maruz kalmıştık en son. Sonra saygıdeğer devlet büyüğü çıkıp yine 2. Erdoğan'ı bizlere tanıttı: "Bizim insanların özel hayatlarına müdahale etmek gibi bir amacımız yok. Vatandaşlarımızın özel hayatları iktidarımızın teminatı altındadır." Gayri resmi şekilde ortam ve telefon dinlemeleri yine aynı iktidar döneminde olmamış mıydı? Başbakanın özel hayat kavramıyla neyi kasttettiği anlaşılamamaktadır. Amerikan gizli servisinin yabancı ülkeler üst makamlarını dinlediğinin ayyuka çıkmasının ardından ülkemiz iktidarının paçaları bir nebze tutuşmamış mıydı?  Tabi okun yönü kendilerine dönünce dünyanın en mazlumu olurlar birden...

Başbakanın işin cinsel yönünde olduğunu pek sanmıyorum. İş örgütlenmede... Nerede bir kadın-erkek birliği var, oradan gür ve tok bir ses çıkar, oradan demokrasi çığlıkları yükselir. Başbakanın asıl istemediği kadının erkekle birlikte oturup, kafa kafaya verip, memleket meselelerine kafa patlatmalarını istememesi olarak yorumlanmalıdır. İşte ağızda bekletilen bakla da budur! Özetle; kendileri dayanışmadan korkuyor.

Gezi Parkı olaylarında gördü ki herkes cinsel kimliğini katlayıp cebine koydu. Kadınlar barikat kurulmasına yardım etti. Erkekler karınlarına yastık koyarak, ojeler sürerek, etek giyerek kadın haklarına vurgu yaptılar. İşte başbakan 68 kuşağı torunlarının, 78 kuşağı çocuklarının aynı gökyüzüne bakmalarından korktu ki hala daha korkmakta. Bunun için de muhfazakar iktidarlığın vazgeçilmezi olan "korku imparatorluğu" yaratarak karalama kampanyası başlattı saldırganlarıyla. Kısacası 3 çocukmuş, kürtajın yasaklanmasıymış, bunların hepsi hikaye! 2. Dünya Savaşı'ndaki faşist liderlerin söylemleri bunlar, hepsi birer devlet politikası. Başbakan sevişmeyin demiyor. Hazır sevişmişken bana da bir faydanız dokunsun diyor. Ama bu fayda aydın olarak değil de yönetilecek kesim olarak ikram edilmeli hükümetin başındakilere...

Son olarak başbakanın "kapı komşusu ihbar etmiş. Elimizde istihbari bilgiler var." söylemi sizlere 1980lerdeki "muhbir vatandaş" kavramını hatırlatmıyor mu? Yüz binlerce kişi sırf muhbir vatandaşlar yüzünden işkence görmemiş miydi? Hatta öldürülmemişler miydi? Ayrıca bu günlerde kendisi de gece elinde düdüğüyle bizleri uykumuzdan eden, kendini sokakların efendisi olarak gören, kahverengi üniformalı "mahalle bekçiliği"nin doktora tezini vermiş bulunmakta...

16 Haziran 2013 Pazar

Devrim Düğündür!

 


         Devrim düğündür! Hem de en fakirinden... Tüm masrafı halka aittir. Yakılıp, yıkılır. Zarar yine vergilerden karşılanır. Davetiyesi de yoktur üstelik... Komşudan komşuya, akıldan akıla yayılır. Çağrılanı da çağrılmayanı da gelir. Önce nişan yapılır. Kız istenir ama kızın babası(iktidar sahibi) vermez. Yine de hazırlıklar yapılır, planlar oluşturulur. Kim hangi masrafı karşılayacağına, hangi sistemde değişiklik yapacağına karar verir. Gün de kararlaştırılmaz ha. Devrim dediğin birden olur! Piste herkes çıkar oynamak için, herkesin içinden gelir. O yüzden devrim kitlelerin birbirlerini hissetmesidir.
        Merak edenler de olur elbet. İşte onlar çağrılıp da gelmeyenlerdir, gidenlere de "kötü birey" damgasını yapıştırırlar. Ama devrimin kapısı hiçbir zaman kapalı değildir, sadece onlar gelmez istemez. Aslında herkes vardır: ayrıştırmak isteneni de- birleştirilmek isteneni de, kutuplaşanı da- radikalleşeni de, kalleşi de- kardeşi de, zengini de-garibi de, tenceresini-tavasını alan da... Bir tek "sığ" olanlar gelmezler. İşte o zaman insanoğlu bir kez daha anlar zihinlerdeki duvarları(!) yıkmanın imkansız olduğunu...
         Bu duvar çocukluğumuzda "gidin topunuzu başka yerde oynayın!" sitemindeki ihtiyar gibidir. Kafası kaldırmaz devrimi! Yaklaştırmaz bile ne zihninin duvarına ne de ağacının(!) gölgesine... "Gelin çocuklar yorulmuşsunuzdur. Oturun, bir su için hem anlatın bakayım neymiş bu oynadığınız oyun?" demez! Onun için gürültüdür o, çevre kirliliğidir. Nerden anlasın yeniden doğuş olduğunu? Çocuklar işi abartıp sesi yükseltince, cama top atınca içlerinden birini dövmeye kalkar da anası babası gelince o da üzülür. Üzülmeyenler de var, o ayrı... İşte onlar ötekileştirilmeye mahkumdurlar. Kendilerine saygı duymadıkları halde kendilerinin sayılmasını isterler. İnandıkları Yaratıcının bile sözlerini kendilerine yorumlarlar.
         Tüm bu ötekileştirmelerden, bayağılaşmalardan, ucuzlaşmalardan, anlayışsızlıklardan, anlamak istememelerden geriye kalan yine "zulüm"dür. Herkesin nasıl dans görürler de kendileri oynamadıkları için yaptırmazlar bu düğünü, kedi uzanamadığı ciğere misali... Sanki kötü bir şeymiş gibi duvar üstüne duvar örerler.
         Gün gelip devrim döndüğünde de zulüm yapanlar "merhamet" diye dilenirler. İnsanlığın yüz karası bu değil mi zaten? Ama hangi kavim kurtulmuş, her kitapta misal gösterilir de insanlık almaz yine nasibini. Kızın babası da pişman olur zamanında vermediğine... Ama zalim zulümle cezalandırılmaz, zulüm zalimin işidir zaten. Uzatılan en büyük zeytin dalı sırta vurulan her kırbaçtan daha çok acıtır canı.
         Düğün gecesi gelene kadar ne zahmetler çekilir, ne canlar yakılır, ne yalanlar söylenir de yine söz verilir: "Unutursak kalbimiz kurusun!" Emek verildiği için düğün aşktır, vazgeçilmezdir! Zalimlerin hallerinden çok "dilsiz şeytanlar"ın durumlarına üzülünür. "Olsun!" denilir, düğünden olmasa da yine sahiplenilir.
En güzeli de gerdek gecesidir. Merasim bitip herkes evlerine çekildiğinde halkla iktidar gerdeğe girer. E böyle bir düğün sonrası da nurtupu gibi gencecik, aydın, özgür, geleceklerine düşkün cesur bir nesil dünyaya gelir.
Ha bir de unutmadan söylenmeli: "Bizde düğün yemeği düğünden sonra yenir..."